İstanbul Okmeydanı ve Okçular Tekkesi


Osmanlı coğrafyasına yayılmış, ilk Müslüman-Türk devletlerinden itibaren de görülen “Ok Meydanı”, “Cevgân Meydanı”, “Cündi Meydanı”, “Cirit Meydanı”, “Kabak Meydanı” ve “Güreş Meydanı” gibi isimlerle anılmış, daha çok spor faaliyetlerinin yürütülmesine tahsis edilen birçok meydandan bahsedilebilir. Türk-İslam şehirlerinin kapsadığı alan bakımından oldukça geniş bir parçasını teşkil ettiği düşünülen bu meydanlardan ok meydanlarının kültürel tarihimiz açısından ayrı bir yerde durduğu söylenebilir. Bu yazının konu edindiği İstanbul Okmeydanı dışında Osmanlı coğrafyasında bulunan; Bursa, Edirne, Gelibolu, Amasya, Tokat, Mekke, Cidde, Şam, Maraş, Ankara, Kütahya ve diğer birçok şehirde ok meydanlarının varlığı söz konusudur. Fakat belirtilmelidir ki, İstanbul Okmeydanı, Osmanlı coğrafyasında bulunan mezkûr ok meydanlarından bir vakıf kurumu olması bakımından ayrılmaktadır. Ayrıca ilerleyen satırlarda da daha ayrıntılı bir şekilde ifade ettiğimiz üzere, İstanbul Okmeydanı’nın aynı zamanda kendine mahsus ritüelleri içerisinde barındıran bir tekke olması ve sahip olduğu menzil sayısı bakımından da imparatorluk coğrafyasındaki diğer ok meydanlarından daha dikkat çekici özelliklere sahip olduğu söylenebilir.

İstanbul Okmeydanı

İstanbul Okmeydanı, İstanbul’un fethinden hemen sonra gâzilerin ve halkın ok atması ve toplu halde dua edilmesi için Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından vakfedilmiştir. Daha sonra Okçular Tekkesi’ni oluşturacak olan yapıların üzerine kurulduğu bu arazi için, Fatih Sultan Mehmed Han’ın veziri Faik Paşa ile Subaşısı Midillili Davud Bey’i görevlendirdiği ve mezkûr kişilerin meydan dahilinde bulunan bağ ve bahçeleri sahiplerinin rızası ile satın alarak, etrafına sınır taşları dikildiği ifade edilir. Fatih Sultan Mehmed’in meydan ile alakalı korunması ve müdahalede bulunulmamasına dair hassasiyetlerini içeren fermanı günümüze kadar ulaşamamış olsa da Sultan II. Bâyezid (1481-1512) döneminde meydana dair verilen fermanlardan, Fatih Sultan Mehmed’in “meydana bir karış tecavüz edilmemesi, yapı, mezar, su yolu, bağ ve bahçe yapılmamasını” kat’i bir şekilde yasakladığı anlaşılmaktadır.

Bununla beraber, Fatih Sultan Mehmed Han’dan itibaren özellikle klasik dönem ve 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı padişahlarının Okmeydanı ve burada kurulan Okçular Tekkesi’ne ayrı bir önem gösterdiği, Fatih Sultan Mehmed’in vakfettiği bu yeri tecavüzlere karşı muhafaza etmeye çalıştıkları, muhtelif zamanlarda ziyaret ettikleri ve burada bulunan görevlilere çeşitli ihsanlarda bulunduklarını kaynaklardan tespit edebilmemiz mümkündür.


Okmeydanı’nın Sınırları

Okmeydanı’nın sınırları ilk vakfedildiği günden itibaren çeşitli müdahalelere maruz kalmış olsa da kaynakların belirtmiş olduğu üzere, Kulaksız Mahallesi evlerinin bittiği yerden başlayarak, Aynalıkavak Kasrı’na doğru devam eden alanı kapsamakta ve Hasköy’ün kenar mahallerini takip ederek Sütlüce üzerine kadar uzanmaktaydı. Öte yandan meydanın sınırları Darülaceze’nin bulunduğu yere doğru bir alana sahip olmakla oradan da Baruthane Deresi’ne kadar inmektedir. Buradan Piyalepaşa Camii civarına kadar varan sınırlar oradan da Sinanpaşa Camii’nin bulunduğu yere kadar varmaktadır. Belirtildiği üzere Okmeydanı’nın kapsadığı bu sınırlar zaman zaman çeşitli müdahalelere maruz kalarak ilk vakfedildiği tarihten günümüze yaklaştıkça giderek daha küçük bir alanı kapsar duruma gelecektir.


Okmeydanı Okçular Tekkesi

Fatih Sultan Mehmed’in ok atışları ve topluca dua edilmesi için vakfettiği bu arazi üzerine pek çok padişah ve devlet adamları çeşitli katkılarda bulunmuşlardır. Belirtildiği üzere, Fatih Sultan Mehmed’in Okmeydanı’nı mezkûr amaçlar için vakfettiği sırada, çevresine sınır taşlarının dikildiği ve dua edilmesi için bir alanın tahsis edildiği ifade edilir. Daha sonra II. Bâyezid döneminde de Okmeydanı’na ayrı bir önemin gösterildiği anlaşılmaktadır. Bu anlamda Fatih dönemi önemli devlet adamlarından İskender Paşa, II. Bâyezid zamanında burada bir tekke inşa etmiş ve bu tekkeyi atıcılar taifesine tahsis etmiştir. “Okmeydanı Atıcılar/Okçular ve Tîr-endâzlar Tekkesi” olarak isimlendirilen bu tekkenin, oluşturulma amacı ve faaliyetleri noktasında Türk kültür ve spor tarihi için oldukça önemli ve ayrı bir konumda bulunduğunu söylemek mümkündür. İlerleyen satırlarda da ifade edileceği üzere, Türk-İslâm medeniyetinin önemli bir safhasını temsil eden Osmanlıların, yine aynı medeniyetin tarihi-kültürel birikimlerinden yararlanarak, bir savaş ve spor aleti olan ok ve yayı, Okçular Tekkesi gibi oluşumu ortaya çıkararak, mezkûr fonksiyonlarından daha ileride bir mânâya taşıdığı söylenebilir.

Okçular Tekkesi’nin Bina ve Tesisleri

Okçular Tekkesi, içerisinde bulunan yapılar bakımından da dikkat çekicidir. Bir tekkeden daha çok günümüzdeki spor komplekslerinin içerisinde bulunan tüm gerekli bölümlere sahip yapılar birleşiminden oluşan tekkenin en önemli kısımlarından birisi şüphesiz etrafını, hünkâr mahfili, şeyh odası, meşk odaları gibi yapıların sardığı Okçular Tekkesi Mescidi’dir. Mezkûr mescidinin ne zaman yapıldığı ve bânisinin kim olduğuna dair literatürde tartışmalar mevcut olsa da mescidin Fatih Sultan Mehmed zamanında yapıldığı iddialarına karşın, 1505 yılında, aynı zamanda tekkenin de bânisi olan İskender Paşa tarafından inşa ettirildiği Bahtiyarzâde ve Gelibolulu Mustafa Ali’nin kayıtlarından anlaşılmaktadır. Kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla mescidin ilk yapıldığı dönemde minaresi yoktur. Minarenin daha sonraki bir dönemde, 1770 yılında Kazasker Muhzırı Hacı Ebubekir Ağa’nın yaptırdığı belirtilmektedir. Mescit ile alakalı olarak gerek arşiv vesikaları ve gerekse de dönemin müşahitlerinin kayıtlarından anlaşıldığı kadarıyla zaman zaman doğal afetlerden etkilendiği, belirli yerlerinin zarar gördüğü ve tamir edildiği anlaşılmaktadır. Bu anlamda, 2013 yılında yeniden inşa edilene kadar, mescidin sadece minaresinin bir kısmının varlığından söz edilmekteydi. 

     

  

Mescid haricinde tekkeyi oluşturan yapılar içerisinde padişahın belirli zamanlarda, davetlerde, sünnet düğünü törenlerinde ve hususi olarak ok atmak ve bunun yanında tîr-endâzların kabza alma törenlerine iştirak etmek maksadıyla tekkeyi ziyaret ettiği zamanlarda konakladığı hünkâr köşkü ve bir manada tekkenin yöneticisi konumunda bulunan meydan şeyhinin odası bulunmaktadır. Halim Baki Kunter’in ifadesine göre bu yapılar arasında meydan şeyhinin odasından başka kemankeşlerin toplanıp oturduğu “meydan odası” olarak isimlendirilen bir de geniş bir salon yer almaktadır. Bunun yanında tekkenin bir de mutfağı bulunmaktadır. Arşiv vesikalarından, yılın belirli dönemlerinde bu mutfakta pişirilecek yemekler için tekke mutfağına hazine-i hassa’nın masraflarını karşıladığı gıda takviyelerinin yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu mutfakta pişirilen yemekler, yılın hıdırellez ile kasım ayları arasında her hafta pazartesi ve perşembe günleri yapılan meydan toplantılarında hazır bulunanlara sunulmaktadır. 


Bu yapıların yanında Ünsal Yücel’in tekkenin hemen bitişiğinde olarak belirttiği Fatih Sultan Mehmed devri şeyhlerinden ve meydan pirlerinden Edirneli Kovacı Ali Dede’nin açtığı bir su kuyusu bulunmaktadır. Tekke yapıları içerisinde bulunan önemli yapılardan biri de hiç şüphesiz Okmeydanı Namazgâhı’dır.


H. 1034/ M. 1624/25 kyılında Gürcü Mehmed Paşa tarafından yaptırılan namazgâhın kitabesi şu şekildedir:

Gördüler anı yerinde hayli tahsîn itdiler

Bu kazâ-yı bî-nazîre tohm-i hayrı saçdılar

Bu binâyı gördiler candan duâlar itdiler

Hay mahallinde aceb mihrâb u minber yapdılar

 

H. 1034/ M. 1624/25

 

Bu mâkamı yapdı çün Gürcî Muhammed Paşâ

Bir bârgâh oldı hakkâ şimdi Ok Meydânı’na

Olmamışdı bu ârâda bundan evvel hîç nazîr

Bu makâmı göricek hâtif dedi târihi

           

Günümüz Türkçesi

            Gürcü Mehmet Paşa’nın bu namazgâhı yaptırdığını gördüklerinde çok beğendiler.

            Gerçekten şimdi Ok Meydanı’nda bir namazgâh yaptılar ve bu eşsiz mahalle böylelikle hayır tohumları saçtılar.

            Bundan önce bu mahalde bunun gibi böyle bir binâ inşa edilmemişti; bu binayı görenler yaptırana candan duâ ettiler.

            Bu makamı görünce ilham ile tarihini yazdılar, bunun üzerine insanları hayrete düşüren mihrâb ve minberi yaptılar.

Okçular Tekkesi’nin Yönetimi ve Sorumluları

Tüm bu yapı birlikteliğinin oluşturduğu Okçular Tekkesi’nde, düzenin sağlanması ve işlerin yürütülmesi için görevlendirilmiş birçok tekke görevlisinden bahsedilebilir. Tekkeyi yöneten kişi olması bakımından en önemli görevlinin meydan şeyhi olduğu söylenebilir. “Şeyhü’l-meydan”, Şeyhü’l-kemankeşân”, “Şeyh ve Reisü’l-tirendezân”, “Okçular Şeyhi”, “Atıcılar Şeyhi” gibi unvanlar ile anılan bu kişi padişahın onayı alınarak ve atamasının gerçekleştiğine dair bir berât tertip edilerek Okçular Tekkesi’nin reisliğine getirildiği anlaşılmaktadır. Kaynakların belirttiğine göre Okçular Tekkesi’nin ilk şeyhi aynı zamanda iyi de bir hattat olan Şeyh Hamdullah (ö. 926/1520)’tır. II. Bâyezid dönemi (1481-1512) ünlü kemankeş ve hattatlarından olan Şeyh Hamdullah, 1505 yılında yıldız havasında attığı, Tozkoparan menzilinde 1105.5 gezlik bir rekor kırmış ve adına bu başarıyı elde ettiğine dair taş diktirmiştir. Bu rekoruna rağmen okçuluğun uzun soluklu bir uğraş olduğunu vurgularcasına, bu başarısı ona hatırlatıldığında “güzel yazı yazmak ile ok atmak ferâce giymek gibidir; yazıda feraceyi tam giydim. Fakat ok atmada ferâceye tam nâil olamadım, ancak eteğine yapışabildim” dediği aktarılmaktadır. Şeyh Hamdullah’tan itibaren en son şeyh Mustafa Mutî Efendi’ye kadar birçok kişi meydan şeyhliği görevini deruhte etmiştir. Bunlardan Uncu Şucâ, Hacı Süleyman, İmam Mehmed Efendi, Halil Efendi gibi isimler örnek olarak verilebilir. Okçular Tekkesi’nin son şeyhi Mutî Efendi ise 1904 yılında meydan şeyhi olmuş, onun 1912 yılında ölümünün ardından tekkeye bir daha şeyh ataması yapılmamıştır.

Okçular Tekkesi belirtildiği üzere bir meydan şeyhi tarafından yönetilmekteydi. Meydan şeyhinin dışında, onun başkanlığında bulunduğu bir heyetin varlığından da bahsedilebilir. Tekkenin faaliyetleri bu heyet tarafından yürütülmektedir. Bu heyet ise meydan şeyhinin ardından eskilik sırasına göre şu şekilde bir silsileyle ifade edilebilir: meydan şeyhinin sağdan birinci sırada şeyhü’l-menâzil fi’l-meydan (menziller şeyhi), sağdan ikinci, şeyh-i mütevelli-yi akça-yı vakf-ı nukud (vakfın mütevellisi) onun altında ise menzil sahipleri ile ihtiyarlar bulunmaktadır. Şeyh çoğu zaman bu kişilerden seçilmektedir. Kabza alan kemankeşler, yani tâlib-i menziller kıdem sırasıyla solda otururlar, menzil alınca sağda dümene geçerlerdi. Meydanın diğer görevlileri ise şunlardır: Tekkenin hukuki işlerinden sorumlu meydan kadısı; devamlı olarak tekkede kalan, bina ve tekkede bulunan eşyaların muhafazasından sorumlu tekke-nişîn; vekilharç ve yazıcı olarak şeyhe yardım eden meydan nakibi; Yeniçeri ağasına bağlı olan ve onun tarafından atanan, meydanın güvenliğinden sorumlu korucular; atış sırasında hava yerinde durarak okun düştüğü yeri ve rekorları haber veren havacılar ile tekke mescidinin imamı olan meydan imamı.

Tüm bu görevlilerin yanında şüphesiz Okçular Tekkesi’nin en önemli sakinleri ok talimi için tekkeye gelip giden tirendazlardır. Tâlib-i kabza da denilen bu kişilerin okçulukta maharet kazanması için kendisine bir rehber edinmesi ve ilk talime başladığı andan itibaren sabırla, idmanları aksatmadan kendisini geliştirmesi öğütlenmektedir. Okçu namzedi ilk idmana, ismine “kepaze” denilen gevşek bir yay ile başlamakta ve okçulukta meleke kesbettikçe daha güçlü yaylarla çalışmalarına devam etmektedir. Talib-i kabza, bu çalışmalarından sonra 900 gezlik (1 gez 60,74 cm, kimi kayıtlara göre ise 66 cm olarak ifade edilmektedir) mesafeye ok atmayı başarırsa kendisine kabza alma töreni düzenlenerek ismi okçular sicil defterine yazılır ve “kabza sahibi kemankeş” statüsüne kavuşurdu. Okçuluk literatüründe oldukça önemli bir ritüel olan kabza alma töreni, şüphesiz 900 gez atış yaparak bu törene erişmek isteyen kabza talibinin hayallerini süsleyen bir durumdur. Kabza alma töreni, meydan şeyhinin duaları ile başlayan kabza talipleri ile meydan şeyhinin arasında geçen bir dizi mânâlı diyalogdan oluşan ve en nihayetinde meydan şeyhinin, kabza almaya hak kazanan tir-endâzlara yaptığı belirli nasihatlerle son bulan bir törendir. Bu tören sonrasında artık kabza sahibi bir okçu olan kişiye, “yayın kabzasına abdestsiz yapışmaması, onu ehil olmayanlara, serkeşe ve çingeneye teslîm etmemesi ve öğretmemesi, eti yenmez kuşa ve sair hayvana özürsüz atmaması, gözü görmediği yere atmaması, atışa besmele ve salâtü selâm ile başlaması” gibi nasihatlerde bulunulurdu.

Okçular Tekkesi’nde Düzenlenen Yarışma Türleri

Okçular Tekkesi’nde okla alakalı olarak üç çeşit yarışma şeklinden bahsedilebilir. Bunlar uzun mesafeye atılan, “menzil atışı”; hedefe karşı yapılan, “puta atışı” ve kalın ağaç kütüklerini veya sert maden lehvalarının birkaçını birden delmek için yapılan, “darp vurma atışı”dır. Şüphesiz bu atış çeşitleri arasında en yaygın olanı menzil atışlarıdır. Osmanlı padişahlarının da aralarında bulunduğu kemânkeşler, tekkenin ilk kurulduğu andan itibaren bu atış çeşidinde birçok atış yaparak dünya okçuluk tarihine geçecek rekorlara imza atmışlardır. Bu durumun en bariz göstergesi ise birçoğu yok olup gitmesine rağmen günümüze kadar varlığını koruyan, rekor kırdığı tespit edilen kemankeşin oku attığı yerden mülhem “ayak taşları”, bir önceki kemankeşin attığı oktan uzağa düştüğü yere dikilen “menzil taşları” ve bir kemânkeşin kendi rekorunu geçmesi durumunda, rekoru kırdığı ilk taşa verilen ad olarak “ana taşları”dır. Sayısı daha önceki dönemlerde üç yüzün üzerinde olduğu belirtilen bu menzil taşlarından günümüzde sadece 40 tanesi kalabilmiştir. Bu menzil taşları arasında günümüze kadar ulaşabilen, Okmeydanı Tekkesi’nin ilk şeyhi Şeyh Hamdullah’ın 1105,5 gezlik menzil taşı, Sultan IV. Murat’ın 1070,5 gezlik ana taşı, Sultan III. Selim’in yıldız-poyraz havasıyla attığı 1012 gezlik menzil taşı ve Sultan II. Mahmud’un gündoğrusu havasıyla attığı 1215,5 gezlik menzil taşı gibi taşlar bulunmaktadır.

Okmeydanı ve Okçular Tekkesi’nin Diğer Kullanım Alanları

Okmeydanı Okçular Tekkesi’nin yukarıda ifade edilmeye çalışılan okçuluk sporuna tahsis edilen mahiyetinin yanında kapsadığı alanın geniş olmasından kaynaklanan İstanbul halkı için taşıdığı başka anlamların da varlığından söz edilebilir. Daha önce de ifade edildiği gibi halkın topluca dua etmesine olanak sağlayan genişliğinin, bu amaç doğrultusunda kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse, 1787-1792 Osmanlı-Rus Harbi’nin son safhalarından birini teşkil eden Maçin muharebeleri sırasında, Osmanlı ordusunun Rus kuvvetlerine karşı hücuma geçeceğinin İstanbul’a bildirilmesi üzerine halkın Eyüp ve Ayasofya Camileri ile Okmeydanı’nda toplanarak dua edilmesi istenmektedir. Bu anlamda Okmeydanı’nın topluca dua edilen bir alan olarak, Fatih Sultan Mehmed Han’ın vakfettiği amaçlar doğrultusunda kullanılmaya devam edildiği görülmektedir. Meydanın bir spor ve dua alanı olmasının yanında İstanbul halkı için gezinti ve mesire yeri olarak kullanıldığı da olmuştur. Bunun yanında birçok minyatüre de yansıdığından da anlaşılacağı üzere meydanın ziyafet ve çeşitli merasimlerin düzenlendiği, padişahın da katıldığı şenliklerde esnaf geçitlerinin yapıldığı veya şehzadelerin sünnet törenlerinin yapıldığı bir alan olarak kullanıldığı da anlaşılmaktadır.


Okçu ve Yaycı Esnafları

Öte yandan ifade edilmesi gereken bir diğer durum tekkedeki ve bunun yanında daha geniş olarak İstanbul’da bulunan okçuların, okçulukla alakalı malzemelerini nerden tedarik ettikleridir. Bu anlamda Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde tespit edilen belgelerden hareketle İstanbul’un farklı yerlerinde okçu ve yaycı esnafının oldukça yaygın olduğu söylenebilir. Özellikle Bâyezid Camii’nin etrafında olduğu tahmin edilen Okçularbaşı mahallinde okçu ve yaycı esnaf dükkanlarının yaygın olarak bulunduğu arşiv kayıtlarından anlaşılmaktadır. Yine arşiv kayıtlarından dönemin yay ustalarının isimlerinin, yaptıkları yay adetlerinin ve nasıl bir renk ile tezyinata sahip olduklarının bir ölçüde tespit edilmesi mümkün gözükmektedir. Bu şekilde, 20’nin üzerinde yay ustasının isim listesinin bulunduğu ve kaç tane yay yaptıklarına dair bilgiler içeren bir belgede Sultan II. Bâyezid’in de bir yay imal ettiği belirtilmiştir. Bunun yanında iyi bir kemânkeş olan II. Mahmud (1808-1839)’un kendisine mahsus ok odasının bulunduğu ve bu odada kendisi için değerli olan ok ve yayları muhafaza ettiği yine arşiv belgelerinden anlaşılmaktadır.

Okçular Tekkesi’nin Son Yılları

Bununla beraber daha önce de ifade edildiği gibi Fatih Sultan Mehmed Han’dan itibaren Osmanlı padişahlarının okçuluğa ve Okmeydanı’na ilgisiz kaldığı en azından II. Mahmud dönemine kadar söylenemez. Fakat Osmanlı padişahları ve devlet ricali nezdinde II. Mahmud sonrası, takriben 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren okçuluk ile Okmeydanı ve bunlarla bağlantılı olan kültürel bağlam da yavaş yavaş gözden düşmeye ve daha önemsiz bir vaziyete doğru sürüklenmeye başlamıştır. Bu bağlamda okçuluğun unutulmaması ve gelecek nesillere aktarılmasının sağlanması durumunu tehlikede gören II. Mahmud’un Okçular Tekkesi’nin tamir edilmesini sağlaması ve okçulukla alakalı risalelerin neşredilmesi için teşviklerde bulunması oldukça dikkate değerdir. Bir ölçüde asırlar boyunca oluşmaya devam etmiş Okmeydanı Tekkesi’nin o dönemki durumunun bilinmesi ve okçuluk kültürünün günümüze aktarılmasında sultan II. Mahmud’un büyük katkılarının olduğu söylenebilir. 

II. Mahmud dönemi sonrasında ise padişahlar ve devlet adamları tarafından eskisi gibi önemsenmeyen Okmeydanı Okçular Tekkesi, bir süre daha varlığına devam etmiş, fakat tekkenin yapıları tamir görmediğinden dolayı özellikle yaşanan doğal afetler sonrasında giderek birer harabe haline gelmiştir. Bu anlamda 1894 yılında yaşanan büyük İstanbul depreminde tekkenin çok hasar aldığı ve içerisinde okçuluk faaliyetlerinin yürütülmesine imkân kalmadığı belirtilmektedir. 20. yüzyılın başlarında ise Okçular Tekkesi’nin durumu bakımsızlık ve destek yoksunluğundan dolayı iyi görünmemektedir. Ayrıca Balkanlar’dan gelen muhacirlerin bu bölgelere yerleştirilmesi sebebiyle Okmeydanı’nın kapsadığı alan da muhtemelen daralmıştır. Fakat bununla beraber duyarlı kişilerin, bu işgal faaliyetlerine dikkat çekip bu durumu engellemeye çalıştıkları da söylenebilir. Hatta Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan 1920’li yıllara ait bir belgede, Okmeydanı’nın yakınında oturan bazı duyarlı kişiler, bu arazinin bir tarlaya veya aslına aykırı bir vasfa dönüştürülmemesi veya insanların buraya yerleştirilmemesi, aslı gibi muhafaza edilmesi gerektiğini bildirdikleri anlaşılmaktadır. 1930’lu yıllarda ise Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde bulunan belgelerden hareketle, muhtemelen sınırlarına yapılan müdahaleleri engellemek için Vakıflar Arşivi’nden Okmeydanı’nın sınırlarının tespiti için belgeler ve Fatih Sultan Mehmed’in Okmeydanı’na dair fermanı ile vakfiyesinin talep edildiği anlaşılmaktadır. Bu anlamda 1930’lu yılların başında da Okmeydanı’nın vaziyetinin düzeltilmesi adına çeşitli adımların atıldığı söylenebilir. Fakat bir türlü Okmeydanı’nı eski günlerine geri getirecek güçlü bir adım atılamamıştır. 1930’lu ve özellikle de 1940’lı yıllarda çekilen fotoğraflardan anlaşıldığı kadarıyla Okmeydanı Okçular Tekkesi’nin yukarıda ifade ettiğimiz yapılar kompozisyonundan geriye sadece mescidin yarım minaresi ve namazgahın hasarlı olduğu görülen minberi kalmıştır.

Köylerden kentlere göçün şehirdeki bir yansıması olarak gecekondu yapılaşmasının henüz başlamadığı 1940’lı yıllarda en azından menzil taşlarının, günümüzde elimizde bulunandan sayıca daha fazla olduğu düşünülse de özellikle 1950’lerde başlayan, 1980’lerde ise önlenemez bir hızla yaşanan Anadolu’dan İstanbul’a göç, Okmeydanı’nın nerdeyse tamamının yok olmasına sebebiyet vermiştir. Bunun sonucunda ise meydanın muhtelif yerlerinde bulunan menzil ve ayak taşlarının birçoğu da yok olmuştur.



Öte yandan, Okmeydanı Okçular Tekkesi’nin önlenemez makûs akıbeti ile alakalı vaziyet devam etse de Okmeydanı’nı yeniden ihyâ etmeye çalışan, Vakkas Okatan, Necmettin Okyay, Bahir Özok ve Kemal Gürses gibi isimler en azından okçuluğun unutulmaması için çalışmalar yaptıkları ve bir spor kulübü kurarak okçuluğu yeni nesillere aktarmaya çalıştıkları söylenebilir. Bu bağlamda Mustafa Kemal Paşa’nın da bilgisi dahilinde ve destekleri sağlanarak 1938 yılında Beyoğlu’nda dönemin Cumhuriyet Halk Partisi Şubesi’nin üst katında Okspor Kurumu kurulmuştur. Yukarıda adı geçen okçu kişilerin okçuluğa ilgi duyan gençlere okçuluk öğrettiğini anladığımız bu spor kurumunda, okçuluğa dair bir müzenin de oluşturulduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Halim Baki Kunter’in belirttiğine göre, okçuluğa dair kaynakların toplanması ve bu kaynakların yayımlanmasının da bu spor kurumu tarafından hedeflendiği anlaşılmaktadır. Okspor Kulübü’nün idmanlarını Okmeydanı harabe halinde olduğu için burada yapamadıkları, bunun yerine Beşiktaş Jimnastik Kulübü’nün Dolmabahçe’deki stadında talimlerine devam ettiklerine dair bilgiler ve fotoğraflar bulunmaktadır. Tüm olumsuz şartlara rağmen bir şekilde ayakta durmaya çalışan Okspor Kurumu’nun, birçok okçu yetiştirmeye muvaffak olduğu söylenebilir. Halim Baki Kunter’in belirttiğine göre, dönemin ünlü okçuları arasında Adnan Evrenosoğlu, Tarık Karabulat, Aydın Erkmen, Necati Caner, Şahika Or ve Betül Or gibi isimler bulunmaktadır. Fakat Okspor Kurumu’nun çok uzun ömürlü olduğu söylenemez. Kuruluşunun ardından kısa bir süre sonra kurum çeşitli sebeplerden dolayı ortadan kaybolmuştur. Daha sonraki süreç ile ilgili Türkiye’de okçuluğun gelişme gösterdiğine dair bir yorum yapmak neredeyse imkansızdır.


Cumhuriyet tarihi boyunca, Okspor bünyesinde yetişmiş bu okçuların yanında, burada zikredilmesi gereken, Türk okçuluk tarihinde önemli bir yeri bulunan, genç yaşta hayatını kaybetmiş Yücel Cavkaytar olmalıdır. 1948 yılında doğan Yücel Cavkaytar, hayatının çok erken dönemlerinden itibaren okçulukla ilgilenmiş ve henüz 14 yaşında iken milli bir sporcu olmayı, okçuluktaki maharetinden dolayı başarabilmiştir. Yücel Cavkaytar’ın Türk spor ve okçuluk tarihindeki bu özel yeri, 1962 yılında Paris’te düzenlenen Avrupa Okçuluk Şampiyonasında kazanmış olduğu birinciliğinden ileri gelmektedir. Bunun yanında aynı yıl, yılın sporcusu da seçilmiş olması, Yücel Cavkaytar’ın Türk spor ve okçuluk tarihindeki önemini ispatlar niteliktedir. 1962 yılında katılmış olduğu mezkûr şampiyonaya Yücel’in çok iyi bir motivasyonla katıldığı ve daha antrenman atışlarında rakiplerini üstünlük sağladığı, dönemin süreli yayınlarından anlaşılmaktadır. Ayrıca dönemin Okçuluk Federasyonu Başkanı Fâzıl Özok, turnuva öncesi basına verdiği bir röportajında Yücel’in çok iyi bir derece ile turnuvayı nihayete erdireceğinden emin olduğunu belirtmektedir. Aynı zamanda turnuvanın en genç sporcusu olan Yücel’in bu başarısı, onu Türk okçuluk tarihinde özel bir yere konumlandırmasının yanında Türk halkının nazarında bir gurur vesilesi olarak kayıtlara geçmesini sağlamıştır. Yücel’in 1962 yılındaki bu Avrupa Şampiyonluğunun ardından okçulukla alakalı faaliyetlerine devam ettiği, yurt içinde düzenlenen çeşitli müsabakalarda dereceler elde ettiği söylenebilir. Fakat bir ön görü olarak; Yücel’in ok sporu ile alakalı başarılarının artarak devam edebileceği, mezkûr başarılarından dolayı söylenebilirse de yakalanmış olduğu hastalıktan dolayı, daha 19 yaşında iken hayata gözlerini yummuş olması Türk spor ve okçuluk tarihinin acı bir kaybı olarak kayıtlardaki yerini almıştır. 1963 yılında hastalığı sebebiyle bir dalak ameliyatı geçiren milli sporcu, bu hastalığından dolayı hem okçuluğu hem de eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalarak, sağlık problemleriyle uğraşmak zorunda kalmıştır. 1963 yılından vefat ettiği 1967 yılına kadar lösemi ile mücadele eden Yücel Cavkaytar, 22 Mart 1967 tarihinde tedavisi için gittiği İsveç’te hayata gözlerini yummuştur. Kulaksız mezarlığına defnedilen milli sporcu, sevenleri tarafından unutulmamış, mezarı başında yılın belirli tarihlerinde düzenlenen anma törenlerinde dualarla yâd edilmektedir. Neticede 1938 yılında, Necmettin Okyay, Vakkas Okatan gibi isimlerin, Türk okçuluğunun yeniden ihyası adına oluşturmuş oldukları, Okspor ile birlikte, ilerleyen yıllarda Türk halkının okçuluğa olan teveccühünün artmış olduğunun ve yeni okçular yetiştirildiğinin ve yetişen bu okçuların dünya standartlarında başarılara imza atabileceklerinin bir göstergesi olarak da, Yücel Cavkaytar, Türk spor ve okçuluk tarihinde önemli ve ayrı bir yere sahip olduğu ifade edilebilir. 

2000’li yıllarda ise Okmeydanı ve Okçuluğun yeniden ihyasına yönelik çeşitli ve oldukça ciddi adımların atıldığı söylenebilir. Bu bağlamda 2005 yılında Okçular Tekkesi’nin gecekondular tarafından işgal altında bulunan bir kısmının, bu gecekonduların yıkılması suretiyle koruma altına alınması sağlanmıştır. 2007 yılında ise Okçular Vakfı ve Dr. Mimar Sinan Genim önderliğinde tekkenin mevcut rölöveler ve belgeler ışığında bir restitüsyon projesi hazırlanmıştır. Bu projenin hayata geçirilmesi suretiyle 2013 yılında Okçular Tekkesi yine eski aslına uygun bir şekilde faaliyetlerine başlamıştır.

İfade edilmelidir ki, Osmanlı dönemi Tük okçuluğu ve onun ortaya çıkarmış olduğu Okmeydanı Okçular Tekkesi hakkında yukarıda ifade edebildiğimiz tarihsel seyir, çok daha farklı ayrıntılar içeren arka planın çok cılız bir izahıdır. Ok ve yayın Türk-İslam Medeniyeti içerisinde ifade bulduğu mânâlar yukarıda ifade edilen bir savaş ve spor aleti olması durumundan çok daha fazlasını kapsamaktadır. Sosyal hayatın içerisinde, hayatın bir parçasını teşkil eden bir vaziyeti haiz olan bu aletler, edebiyattan şiire, tarihi ve kültürel hafızamızın bir yansıması olan atasözü ve deyimlere kadar birçok alanda kendisini göstermektedir.